Neden Düşeriz - 4 - Hikaye 002
Bölüm 4 : Yeniden
Kafası kaşınarak uyandı. En son ne zaman yıkandığını hatırlamıyordu. Zaten banyo yapmayı zaman kaybı olarak görüyordu.
Dışarı çıkmıyor, insanlarla denk gelmiyor ve temiz olmasına gerek yoktu. Mantığını böyle düşünüyordu. Burnu yine kıpkırmızı ve buz kesmiş, kulakları da donmuş adeta. Soğuk gerçekten akıl almaz olsa da o baş edebiliyordu.
Soğuğun içinden bazen fısıltılar çıkıyor gibiydi. Sanki oda, nefes alan bir canlı gibi kendi kendine mırıldanıyordu. “Baş ediyorsun,” diyordu belki de… ya da o öyle sanıyordu.
Zaten gün içinde yataktan çıkmıyordu. Zaman veya gün kavramı umrunda değildi. Uykusu gelince uyuyabileceği kadar uyur geri kalan zamanında da uyumaya hazırlık olarak geçirirdi. Bir şey yapmak içinden gelmiyordu. Sadece öylesine yaşıyordu.
Bazen, göz kapaklarının ardında saat gibi tik tak eden bir şey duyduğunu sanıyor, ama gözlerini açınca sessizlik onu aldatılmış biri gibi karşılıyordu.
Geçmişi unutuyordu. Önceden ne yaptığını hatırlıyordu ama şimdi? Yeni bir kişilik gibi. Arkadaşı zaten yok. Kimsesi yok. İzbe, soğuk ve karanlık kutuda ömür geçiriyordu.
Yeni kişiliği, eski kişiliğini izliyormuş gibi hissediyordu bazen. Sanki iki benlik karşılıklı oturup onu tartışıyor, ama hiçbiri konuşamıyordu.
Bazen düşünüyodu tabi ama neden diye sorduğunda cevap gelmiyordu. Neden kalkıp yaşamalı? Uğraş vermeli? Üzülmeli?
Cevap yok.
Cevap olmayınca, soru da zamanla kendi kendini yemeye başlamıştı. İçinde bir yer, “Bilmiyorsun çünkü bilmemelisin,” der gibi geriliyordu.
Neyse yatağında dönerken sağ tarafında siyah bir şey fark etti. Eski defter gibi bir şey.
Doğru ya.
Dün akşam okuduğu defter. Hemen kaldığı yeri açtı ve okumaya devam etti.
---
6 Mart
Taş Boyayan Çocuk - Bir Hikaye
Gel arkadaş senle uzak bir diyara gidelim. Sen hayal de ben ise gerçek diyeyim. Bir çocuğun hayatından bir kesit alalım bakalım. Ne kazanacağız veya ne kaybedeceğiz.
Defterin sayfası hafifçe titredi. O ise bunu ellerinin soğukluğuna yordu; oysa parmakları o kadar da titremiyordu. Sanki sayfanın kendisi nefes alıyordu.
Anne, baba ve oğul.
Zamanın birinde küçük bir kasabanın küçük bir aile yaşarmış veya yaşıyordur. Oldukça fakir bir hayat, anne hasta ama ne hastası olduğunu bilen yok zamane klişesi olarak pek bir ömrü kalmamış gibi. Babanın ise artık yaşam sebebi kalmamış.
Okurken, sanki cümlelerdeki “baba” kelimesi her geçtiğinde içinde bir yer sızlıyor, ama nedenini bir türlü çıkaramıyordu. Babasını hiç özlememişti ki… değil mi?
Nasıl olur diye sorma hayat bu insanı perişan eder eder seni ailenden bile vazgeçirir. İyi de baba nasıl vazgeçer? Öyle vazgeçme değil zaten Baba artık hayatı bırakmış oğlunun gözlerine bile bakmaz olmuş artık. Eh ne yapsın artık çalışmasının bile bir anlamı kalmamış. Ne olacak çalışınca der kendi kendine. Başım göğe mi erecek, yoksa çok zengin mi olacağım? O da anlamış herhalde artık fark bile yokmuş çalışıp çalışmasının. Zaten kötü hayatında çalışsa bile bir şeyler değiştiremiyormuş. Bırakmış o da...
Oğul ise daha yedi yaşında okul çağı diye mi düşünüyorsunuz. Maalesef okul yokmuş o zaman o kasabada. Oğulun adı bilemiyoruz o yüzden Çocuk demek zorundayız. E sen şimdi dersin " Bunlar nasıl yaşıyor o zaman? " Taş boyarmış desem. İnanır mısın? Nasıl mı?
Çocuğumuz sabah kalkar kalkmaz annesini uyandırıp ona su içirirmiş. Annesi ise ona sevdiğini bile söyleyemezmiş. Sonra ise Babasına bakarmış. Babası ise uyurmuş. Sadece uyurmuş.
Uyuyan babaların görüntüsü zihninde hep aynıydı: yüzleri karanlık, nefesleri duyulmayan bir gölge. Nedense bu sahne tanıdık gelmişti. Nerden, ne zamandan… bilmiyordu.
Aklından şu soru geçmiş olabilir. "Madem çalışmıyor niye karısına bakmıyor? En azından onu yapsa ya." Ben bilemem sen bilebilir misin? Yaşadın mı o adamın hayatını? Peki nasıl olur da ahkam kesersin. Hissettin mi o acıyı hüznü veya sevinci?
Hayır, değil mi?
Damdan düşenin halini damdan düşen bile anlayamaz derim. Hepimiz aynı damdan düşelim acılarımız eşit olur mu sizce? Neyse dediğim gibi Baba uyurmuş genelde.
Çocuk ise dışarıya çıkarmış. Çıplak ayakla bile her yere gidermiş. Ne için mi neden olacak taş için ama en yassı olanlarını bulmak için. E hadi taşı bulsun rengi nasıl verecek bu küçük çocuk. Küçük çocuk deyip geçme senden benden akıllıymış herhalde rengi bile doğadan alırmış. Nasıl olacak mesela yeşil rengi için çimen, yaprak toplayıp ezermiş. Ya da kırmızı için gül, gelincik (çiçek olan) onları toplarmış. Fırçayı yapmak için ise ince bir dalın ucunu taş ile ezermiş. Tıpkı bizim fırçalar gibi püsküllü yapmayı başarırmış. Gerisi ise artık hayal gücü.
---
Okurken, parmak uçları istemsizce hafif toprak kokusu aldı sanki. Oda toprak kokmazdı. Ama burnuna bir anlığına ince bir kırmızı çiçek kokusu çarptı. “Hayal,” dedi kendi kendine, fakat biraz geç söyledi.
---
Çocuk işte hayal de gerisini ona bırak. Gördüğü her şeyi, hayal ettiği her şeyi çizermiş. Sonrası mı tabi ki satması lazım. Gidip satacak kim alırsa artık. Her gün aynı şeyleri alıp aynı şeyleri yiyip zamanını tüketirmiş. E ne yapsın.
Zaman geçer yine bir gün çocuk taşları önüne dizip beklemeye başlamış. Bağırmazmış bile zaten bağırsa ne olacak. Güneş batmak üzereyken artık eve gitmeyi düşünmeye başlamış. Tam o sırada kasaba halkı birbirine girmeye başlamış. Ne için kavga eder o da bilinmez. Zaten hangi kavganın sebebi bilinir ki?
O sırada halktan birisi onun taşlarını alıp millete atmaya başlamış. Çocuk ne yapsın taşlarını almak için kalabalığın arasına girmiş. Kafasına diz darbesi gelmiş nasıl olduysa. Çocuğumuz orada bayılmış. Gece yavaş yavaş kendine geldiğinde ortada ne taşları var ne birileri. Yanağında bir kuruluk hissetmiş eliyle dokunmuş. Galiba kurumuş kan demiş içinden. Sonra taşlarını görmüş yerde her yerde hepsinin rengi gitmiş, tozlanmış. O sırada ağlamaya başlamış çocuk.
---
Metni okurken, kendi yanağında da aynı kuruluğu hissetti. Elini yanağına götürünce hiçbir şey yoktu. Ama his, birkaç saniye daha kalmayı seçti.
---
Ya ne olacaktı. Taşları için ağlamıyormuş aslında. Baygın bir çocuk, kafasından kan akıyor onu öylece bırakırsın öyle mi. Birisi bile yardım etmez mi? Hadi halkı geçelim. Peki ya Baba. İnsan merak etmez mi, bu kadar mı bıraktın hayatı? İlk defa ağlamış çocuk yani kendisinin hatırladığı kadarıyla. Eve gider gitmez. Babasına bakmış , uykudan uyanmamış bile Anne zaten hasta. Hayatı bu kadar zor olmalı mıydı bu çocuğun. O da artık isyan etmiş. Artık ölmek için yalvarmış. Hem de hepsi için.
"Hepimiz ölelim demiş hepimiz!"
Artık dilek mi dua mı. Çocuğun isteği olmuş. Sabah hepsi ölmüş. Anne hastalıktan, Baba açlıktan, çocuk ise galiba beyin kanamasından. Şimdi belki bu iyi gibi olabilir. Ama onları kimse fark etmemiş bile. Yaşadıklarından haberleri olmadığı gibi öldüklerinden de haberleri olmamış. Ne olacaktı? Boş ver.
---
Bu kısmı okurken içi sıkıştı. “Hepimiz ölelim,” cümlesi zihninde yankılandı, ama kendi sesiyle değil. Çocuğun sesi değildi bu. Tanıyamadığı bir sesin yankısı gibi…
---
“Bir çocuk vardı, taşlara renk verirdi. Kimse bilmezdi; çünkü kimse bakmazdı. Kanla karışan boyaları kurudu bir sabah, ve dünya, o günden sonra biraz daha solgun uyandı.
Gök ağladı, taş sustu, çocuk yeniden doğdu — rüyasında bile boyasız kalmadı.”
— sessizliğin içinde yankılanan dua —
Sen buna hayal gücü, kurmaca diyebilirsin. Ben ise gerçekleşmiş, gerçekleşen, gerçekleşecek derim.
Mycroft TYRANT
Adı görünce garip bir ürperti geldi. Sanki biri, o imzayı attığı anda odada kısa bir gölge kıpırdamıştı. O ise gölgeyi görmemiş gibi yaptı; bazen görmezden gelmek daha kolaydı.
Mycroft artık düşmanca yazıyor gibi. Son yazılarda artık karşı tarafı ezikleme, küçümseme var gibi. İyi de asıl çocuk benim diye düşündü. Tek başıma ölümü bekliyorum burada...
Bu düşünceyi “şaka” gibi okumaya çalıştı ama aklının içi ciddileşmişti. ‘Asıl çocuk benim’ derken içinden ikinci bir ses ‘Hayır, o sensin ama sen o değilsin,’ dedi. Ne demekse.
Neyse alıntıları nasılmış bakalım diye düşündü.
“Bir çocuk ölür, dünya susar — o sessizlikte insanlığın sesi kaybolur.” — Elie Wiesel
“İnsan bazen ölmez, sadece kimse fark etmez.”
— Fyodor Dostoyevski’den esinlenme
Galiba bu alıntıyı esinlenip kendisi yazmış Mycroft'un.
“Taşlara renk veren çocuk öldüğünde, dünya biraz daha grileşir.”
— Mycroft Tyrant
Kendisi direkt yazmış. Acaba ünlü bir yazar mı? Olsa bilirdim ya! Hem metinler basit, amatörce... Birisi kendi kendine yazmış işte, diye düşündü. Uzun alıntılar, kısa alıntılar metinlerin kendisinden çok daha iyi hem.
Ama bir yandan da, bu amatörlüğün içine tuhaf bir tanıdıklık sızıyordu. Kelimeler sanki yabancı değilmiş gibi. Sanki biri yıllar önce ona bir şeyler fısıldamış ve o unutmuş… ya da unutmasını istemişti.
John Steinbeck – Gazap Üzümleri
“İnsan acı çektiğinde, onun acısına kayıtsız kalan bir dünya daha da kirlenir. Bir çocuk açken hiçbir şey kutsal değildir. Çünkü o çocuk, insanlığın aynasıdır.”
Albert Camus – Veba
“Dünyada kötülük çoğu zaman iyilikten doğar — ilgisizlikten, sessizlikten, 'bana ne' diyen kalplerden. Ve işte o anda, çocuklar ölür, taşlar renksizleşir.”
Primo Levi – İnsan mı Bu?
“İnsanın en korkunç hali, bir başkasının acısına alıştığı andır. İşte o zaman, taş da, insan da aynı olur — soğuk, sessiz ve renksiz.”
Gittikçe derinleşiyor defter. İlk yazılar güzel, alıntılar güzel. Ama şimdi, yazılari yazan da aynı alıntılar hâlâ evrensel yazarlardan olsa da tarz değişmiş gibi.
Sayfalar ilerledikçe metnin tonu değil, sanki kendi zihni değişiyordu. Sözler ağırlaşmıyordu; kendi iç sesi ağırlaşıyordu. Defter mi onu değiştiriyordu, yoksa o defteri yalnızca hatırlıyor muydu?
Diğer sayfayı çevirdi.
Sayfanın çevrilme sesi biraz fazla yankı yaptı. Odaya göre fazla. Sanki karanlık kutu genişlemiş, ses bir duvara değil bir boşluğa çarpmıştı.
Yorumlar
Yorum Gönder