Neden Düşeriz - 3 - Hikaye 002

Bölüm 3: Kırılım

Örtüyü kaldırdı. Karşı binanın penceresinden ay ışığı yansıyordu. Dolunay galiba. Kendi odası bile gözle görünür gibi olmuştu. Soğuk sanki o kadar etkilemiyor, düşünceleri gibi berrak bir hava var sanki. Nefesi acıyor ama. Soğuk hava ciğerini yakıyor. Üstelik mumun da yarısı yanmış. Mum ateşi bile dümdüz yanıyor. Zaman sanki durmuş gibi. Ses yok. Kendi ayak sürtünmesi ve kıpırdanışları var sadece. Kuş sesi, fare sesi, rüzgar sesi ... Hiçbir şey yok. Sanki kalp atışını duyabiliyor gibi.
Bir an için kendi kalp atışının dışarıdan gelen bir ses olduğunu düşündü; o kadar sessizdi ki, insan kendi içine düşüyor gibi oluyordu. Sanki vücudu değil, odanın kendisi atıyordu.
Burnunu çekip sanki zamanı kontrol etti. Yaşam belirtisi arıyordu. Ama terk edilmiş kısımdı burası. Her yer kapalı olduğu için de şehir ışıkları ona ulaşmıyor. Saati de bilmiyor hem. Acaba bağırsa kendi sesini kaç defa duyacaktı. Şu bir gerçek ki ne olursa olsun soğuk hava insanı kendine getiriyor ve derhal sıcak bir yer bulması gerektiğini söylüyor. Bunu düşünüp örtü altına girdi. Düşünmeye gerek yok dedi. Defteri okumak en iyisi.
Defteri okumak hem istiyor hem istemiyor gibi ama.

Her defasında kapağı açmadan önce, defterin kapağının ona baktığını hissediyordu; suçlayıcı bir bakış değildi bu, daha çok “geri dön” diyen bir çağrıydı. Sanki sayfalar, kendisini onsuz bıraktığı için kırılıyorlardı.

Kaldığı sayfayı açıp okumaya başladı. Bu sefer ki başlık şaşırtıcı. "Annem" Galiba bu sefer farklı bir yazı okuyacaktı.


---

3 Mart
Annem

Annem,

Sana bunu yazdığımı hiç bilmeyeceksin anne, onun için daha rahat yazabilirim. 

Sana daha önce hiç demediğim bir cümle anne: "Seni Çok Seviyorum Anne"
Bence dememize pek gerek yok anne. Sonuçta bence bunu biliyorsun. Ben sana diyemiyorum anne. Utangaçlık ve alışık olmamak anne. Nedeni bu.

Anne hatırlar mısın? İlkokulda veya ortaokuldayken anne. Bir Anneler Günü için böyle kitapçık gibi bir şey hazırlamıştık. Baya da uğraşmıştım. Ben onu sana verememiştim anne. Yatağımın altına koymuştum. Sonra birkaç gün sonra sen onu bulmuştun. Bunu bana mı hazırladın dediğinde ben evet bile diyemedim anne utancımdan. İnsan annesine hediye verirken niye utanır? O kadar utangaçtım. Sana bu zamana kadar bir hediye bile alamadım. Hem utancımdan hem param olmadığı için. Ama her zaman anne kendimle gurur duyardım hala duyuyorum. Neden mi?


---

Silinmiş galiba diye düşündü ya da yazılmamış.

Sayfanın o kısmındaki boşluk, ona her zamankinden daha geniş geldi. Sanki bir cümle değil, bütün bir ömür oradan kazınmıştı. Çizilmiş değil, sökülmüş gibi. İnsan bazen ne yazdığını değil, neyi yazamadığını daha iyi hatırlardı. Bu boşluk da ona öyle baktı.


---

Şimdilerde seni üzüyorum ama anne mutlu olman için yaşayacağım. Seni üzmemek için uğraşıyorum anne, ağlamaman için en ufak şey için bile ağlarsan üzülüyorum anne. Yüksek ihtimalle bunları bilmiyorsun. Sana uzaktan ruhsuz, eleştirici, mutsuz gibi geliyorum. Öyleyim anne. Maalesef. Ama bunun yanında seni her gün daha da seviyorum anne. Bu ilişkiler karşılıklı olmaz tabi ki anne ama sen beni çok fazla seviyorsun. Bana bir şey olursa çok üzülürsün anne. Kendimi asla değerli filan görmem ama senin gözünde ben "her şey" gibiyim. Öyle hissettiriyorsun anne. Keşke sen de hissetsen senin için yaşadığımı. Sana söyleyesim geliyor ama üzülürsün diye söyleyemiyorum anne. Sen üzülme diye yaşıyorum demek seni üzer anne. Bu eğer sen benden vazgeçersen ben de hayattan vazgeçerim demek. Evet, bunu duymaman gerekiyor. Ama anne gerçekten sırf sen üzülme diye. Keşke normal üzülsen, normal üzüleceğini bilsem vazgeçerim. Ama anne sen dayanamazsın. Çok üzülmemen için anne. Eskiden gelip beni kaldırdığında ben de sana sarılır seni kendime çekerdim. O zaman mutluydum. Şimdi yapmaz oldum. Ne sen eskisi gibisin ne ben anne.
---
Bu satırları okurken kendi omzunda bir el hissettiğini sandı. Geri dönüp baktığında tabii ki kimse yoktu; ama hayal gücünün onu kandırdığını da söyleyemezdi. Bazı duygular o kadar ağırdır ki, insan onların bir şekli olduğuna inanır.
---
Hep uğraş içindesin anne özellikle ben küçükken. Her gün çamaşır yıkaman bile sana eziyetti. Ben eziyet ettim sana. Nereden bilebilirdim bilsem bile ne yapabilirdim.

Sen anne en iyisini hak ediyorsun. Sana bunu ben vereceğim anne sen benden vazgeçme yeter. Bizim de hak ettiğimiz bir şeyler var. Huzur ve rahat. Bunları alacağız anne. Sana söz anne. Bu sevgimin onda biri bile yeter. Rahata kavuşman için her şeyi yapacağım. 

Bunları yine sadece ben bileceğim. Sen ise yine benim kahrımızı çekiyor olursun. Belki de sen de benim için yaşıyorsundur. Umarım hiçbir zaman seni gerçekten hayal kırıklığına uğratmam anne. Umarım olmaz ama eğer alzheimer filan olursan bile sen beni unutmazsın anne o kadar seviyorsun. Beni unutmazsın anne. 

Beni bu kadar niye seviyorsun anne? Üstelik normal hatta seni tersleyebilecek kadar kötü olabilirken bazen. Nasıl bu kadar? Mutlu günlerimiz geldiğinde anne o zaman ne yapacaksın? Daha da mı fazla? Bırak beni anne, boşver. Olmaz mı? Ben senin sevdiğin kadar iyi değilim. Beni sevmeyeceğini bilsem seni bile isteye üzerdim ama sana işlemez. Sen annesin. Belki bir gün daha az seversin beni belki. Ya da bu kadar hissettirmezsin. Roman bile yazılır anne bu sevgiye ama sadece ben anlarım. ...

Her şey değişti, ben bile. Ama senin sesin, hâlâ içimde aynı tonda yankılanıyor.

Gözlerimi kapadığımda, ellerin var orada — Yorgun, sabırlı, dualarla örülü.

Ben artık büyüdüm, ama bir yanım hâlâ o çiçek toplayan çocuk.

Eğer bir gün gidersem, emin ol anne — seni üzmemek için sessiz giderim.

                                     Mycroft TYRANT

Bu satırların “sessiz giderim” kısmı, odanın içindeki hava kadar soğuk bir yankı bıraktı üzerinde. Defterdeki her cümle bir öncekinden daha ağır, daha keskin, daha kesintili geliyordu. Sanki yazan kişi bir şeylerden uzaklaşırken aynı anda bir şeye daha çok yaklaşıyordu.

Galiba annesini çok seviyor. Adrese hiç ulaşamayacak bir mektup gibi... Annesini varoluşsal bir görev haline getirmiş sanki. Anne hem kurtuluş hem yük gibi, diye düşündü. Kendisi ise ailesiyle bağlantısını koparmıştı. Neredeler biliyordu ama onlar kendisinin nerede olduğunu bilmiyorlardı. Boş ver, dedi içinden. Ve yazının devamına baktı. Bu sefer ki alıntılar bile fazlaydı.

“Anne, insanın ilk yurdu, son sığınağıdır.” 
— Victor Hugo

"Bir annenin kalbi, evrenin ortasında atan en sessiz mucizedir.” 
— Erich Fromm

“Annenin sevgisi, Tanrı’nın merhametine en yakın şeydir.” 
— William Makepeace Thackeray

"Bir gün herkes gider, ama anne kalır — bazen sadece kalbinde bile olsa."
 — Anonim

Kısa alıntıları bile dört tane yazmış.

“Anne sevgisi, insanın sahip olabileceği en saf duygudur. Onun içinde ne çıkar, ne karşılık vardır. Bir anne, çocuğunu sevdiği için değil, başka türlü sevemediği için sever.” 
— Fyodor Dostoyevski

“Hiçbir kitap, annenin yüzüne yazılmış hikâyeden daha gerçek değildir.” 
— Rainer Maria Rilke

Annenin yüzüne yazılmış hikâye, Mycroft bunu yapamadı. Annesine yazdı ama söyleyemedi. Şimdi şu an hangi durumda acaba? Mycroft TYRANT?
Yazılar anlamlı ama bir bütün değil gibi sanki, diye düşündü. Gözü acımaya başladı. Yanıyor ve sulanıyor. Zorla ağlatmaya çalışıyor gibi.

Bir an için gözündeki yanmanın dumandan mı yoksa duygudan mı olduğunu ayırt edemedi. Sonra aklına garip bir düşünce geldi: Belki de defter, okuyan kişi ağlamayana kadar tamamlanmamış sayfalar bırakıyordu. Bu düşünce saçmaydı elbette… ya da o an öyle düşündü.

Sayfayı çevirip okumaya devam etmek istedi. Bu sefer ise çok daha farklı bir durum. "Bir Hikaye" notu düşülmüş. Ama onu yarın okumak istiyordu. Defteri kapattı ve mumu eliyle söndürdü.
Bu dünyadan en iyi kaçış yolu olan uyumayı tercih etti.
Düşünceler onu boğuyor gibi. Defterle kendisini özdeşleşmiş hissediyordu. Ve hak veriyordu.
Acaba şimdi nerde? , diye düşündü. Yazarı nerde defterin?
Onunla konuşmak istiyordu. Kendisi gibi biri vardı sonunda. En azından tek taraflı iletişimleri vardı. Diğer insanlar gibi iki yüzlü değil. MT kendi fikirlerini yazıyor. Farklı yazarların alıntılarıyla hem fikrini destekletiyor hem de okuyan kişiye bir alıntı-yazar kültürü veriyordu.
Fikirleri ise mantıklı gibi geliyordu. En azından o öyle düşünüyordu. 

Uykuya dalmadan hemen önce tek bir şey hissetti:
Odanın içinde, mumu söndürdüğü köşeden hâlâ bir ışık süzülüyordu.
Yanmadığı hâlde.
Gözlerini kırpınca elbette kayboldu.
Ama yine de…
Bir anlığına, defter ona bakıyor gibiydi.

Düşünceler içinde uyudu.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kayıp Kelimeler

Annem

Serzeniş