Neden Düşeriz - 2 - Hikaye 002
Bölüm - 2 : Defterden Yazılar
Odasına geri döndü. Defteri okumak artık onun için kolaydı. Ama önce yatağının içine girip ısındı. Mumlardan birini yakıp defteri eline aldı.
Mumun titreyen ışığı, odanın duvarlarında hafifçe kıpırdayan gölgeler yaratıyordu; sanki defterin kendisi uyuyan bir canlının nefesiyle hareket ediyormuş gibi. Soğuk, battaniyenin altına girdikçe kemiklerinin arasından çekiliyordu ama zihnindeki merak tam tersine gittikçe ısınıyordu.
Üzerinde çiziklerden oluşmuş bir "Neden Düşeriz? " yazısı açıkçası tam anlaşılmıyor ama galiba öyle. Kapağını çevirip ilk sayfaya baktı.
"Düşüş" başlıklı bir yazı.
“Neden düşeriz?” sorusunu gördüğü anda içinde anlamlandıramadığı bir ağırlık çöktü. Sanki bu cümlenin cevabı sadece defterde değil, kendi içinde de bir yerlerde saklanmıştı. Cümledeki çizikler ise, soru sorulurken duyulan öfke ya da çaresizliğin izleri gibiydi.
"Fiziksel hiçbir şeyim yok ama vücudum üzerinden kamyon geçmiş gibi ağrıyor. Görünürde hiçbir derdim yok gibi ama kalbim bıçak yemiş gibi sızlıyor.
Yorgun değilim ama gözlerim açılmıyor. Ayaklarım yere basmıyor.
Her gece yatağım kabre döner sabahlara kadar uyumam ki güneşin doğuşunu gözle göreyim ve emin olayım ki kıyamet yine kopmuyor.
Yine düştüm."
Cümleleri okurken boğazında hafif bir düğüm hissetti. Bu satırların deftere nasıl bir hâl içinde yazıldığını hayal etmeye çalıştı ama hayal etmek bile ürkütücüydü. Kendisine bu kadar benzeyen bir yabancının varlığı, odadaki havayı bir nebze daha ağırlaştırdı.
Bu neydi şimdi? Beni anlatıyor diye düşündü içinden ama eksik bir şeyler var gibi. "Ayaklarım yere basmıyor" dan sonra kendisi ekledi.
"Ruhum ... ruhum ise ölmüş gibi."
Devam ediyordu yazılar.
“Düştüm, evet… ama karanlık bana kendimi öğretti.
Yere çarptığımda anladım,
gökyüzü aslında içimdeymiş.
Her düşüş, bir yankı bırakır ruhta;
o yankı sensin — yeniden doğmaya çalışan.”
Bu alıntı, sanki defterin içindeki ses değil de odanın bir köşesinde oturan görünmez birinin fısıltısıydı. Bir anlığına, bu cümlelerin sadece bir düşünce değil, defterin içinde yaşayan başka bir bilincin ona doğru uzattığı el gibi olduğunu hissetti.
"Sen yanlış zamanın doğru kişisisin. İçindeki çığlıklar yanlış zamanın etkileri."
Böyle böyle yazılmış yazılar. Ve metin bitişinde bir sürü alıntı. Galiba kendini doğrulamak için yapmış yazar bunu. Hem kısa hem uzun bir sürü alıntı.
Goethe, Dostiyevski , Kafka vb. Bir sürü Alıntı.
Sayfayı çevirirken bile alıntıların ağırlığı eline vuruyordu. Sanki kelimeler mürekkep değil, karanlık bir sıvıyla yazılmıştı. Her büyük yazarın altında duran cümle, defteri biraz daha ağırlaştırıyordu.
“Cehennem, insanın kendi içindedir.” — T.S. Eliot
“En derin karanlık, ışığın başladığı yerdir.”
— Carl Jung
“Yıkılmam sanırdım; ama meğer içimdeki ben çoktan gitmiş.” — Sylvia Plath
Üç tane kısa alıntı. En derin karanlık... Bu güzel ama yine de yanlış dedi içinden. Işığın başladığı yer kısmının üzerini çizip karanlıktır yazdı.
En derin karanlık, karanlıktır.
Kendi ismini yazdı altına. Defterle oynamak iyiydi. Artık onundu ne de olsa istediği yeri değiştirebilirdi.
Kendi imzasını atarken, içinden geçen tuhaf duyguya anlam veremedi. Sanki hem bir vandal gibi davranıyor hem de çok eski bir emanete dokunuyor gibiydi. İnsanın kendi adını yabancı bir metnin içine bırakması, garip bir sahiplenme hissi yaratıyordu.
Uzun alıntıları da okumaya başladı.
Fyodor Dostoyevski – Yeraltından Notlar
“Ben hasta bir adamım... Alıngan bir adamım. Sanırım karaciğerim hastalıklı...
Bunu sevmeyip okumadan geçti. Yeraltından Notlar okuma planı yaptığı kitaplardan biriydi ama açıkçası en son ne zaman kitap okuduğunu hatırlamıyordu.
“Kitap okumak”… kelimeler bir an zihnine dokundu, sonra düşüp dağıldı. Belleğinin karanlık bir köşesinde, çok eskiden kitap okurken hissettiği huzurun hayali belirdi ama bir anda söndü; sanki o his de unutulmuş, defterin sayfalarına karışmıştı.
Al-ert C-mus – Düşü-
Okunması zor da olsa en azından kime ait olduğunu biliyordu. Ama alıntı silinmiş. Galiba defter eski olmalı.
Franz Kafka – Dönüşüm
“Bir sabah huzursuz düşlerden uyanınca, insan kendini değişmiş bulur. O an anlarsın: düşüş, sadece bir an değil; uzun süredir süren bir dönüşümdür.”
Evettt.. dedi içinden. Aradığı buydu. Hemen alıntının çevresine çerçeve yapar gibi karaladı.
O cümleyi gördüğü anda göğsüne bir şey oturdu. Kendini tanımlayamayan insanlar bazen sadece tek bir cümlenin içine sığabiliyordu. Belki de bu yüzden bazı alıntılar, insanın kendi içindeki boşluğa çivileniyordu.
Bu sayfa güzeldi. Güzel alıntılar ve yazılar. Hemen diğer sayfaya başladı. Sayfayı çevirirken sanki eski bir günlüğün değil, kendi zihninin karanlık koridorlarında ilerliyormuş gibi hissetti. “Bazen” kelimesi bile sıradan bir sözcük değil, başka bir dünyanın kapısıymış gibi duruyordu. "Bazen" bir şiirle başlangıç yapıyor galiba bu yazı diye düşündü.
25 Şubat
Bazen
Bazen
Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan, Güneş kucağındadır, bilemezsin. Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür, Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın. Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın.
Uçar gider, koşsan da tutamazsın...
William Shakespeare
Mumun titreyen ışığında, kelimeler sanki titreşiyordu. Her satır, odanın karanlığında adeta bir yankı bırakıyor, okuyanı içine çekiyordu. "Bazen" kelimesi, her anın hem hafif hem de ağır olduğunu hatırlatır gibi duruyordu; hem yaşanıyor hem de kayıp gidiyordu.
---
Bir şiir, bazen şiiri.
Şiirle yazım arasında bir bağlantı olmayabilir belki başlık olarak. Bazen, bazen...
Bazen mutlu oluruz. Nedeni değişir, belki bir küçük çocuk görünce belki eski hatıralarla ama bazen.
Bazen üzgün oluruz. Neden? Belki bir yakınımız vefat etmiştir onu hatırlarız belki yine bir küçük çocuk görürüz ama bu sefer üzülürüz. Bazen mutlu bazen mutsuz.
Bazen adalet yerini bazen ise adaletten eser olmaz.
Bazen paran olur bazen olmaz.
Bazen bazen bazen ...
Belki hiçbir zaman mutlu olamayabiliriz. Belki hiçbir zaman paramız olmaz. Belki hiçbir zaman adalet yerini bulmaz. Belki...
İnsan belkilerle veya bazenlerle neden yaşamak zorunda?
Bilemem.
Bazen bazı insanları veya anıları silersin veya silinir farkında olmadan.
Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan,
En büyük yıldız ise yanındadır belki, en önemli anın veya en önemli insan.
Güneş kucağındadır, bilemezsin.
Belki sana doğru bakıyorlardır, sana doğru sesleniyorlardır. İçinde şarkılar söylüyorlardır.
Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür, Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın.
Duymaya başlayınca belki çoktan bitmiştir. Şarkının son notaları, son ağıtlarını duyarsın. Bir daha çalmaz artık. Uçmuş gitmiş.
Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın. Uçar gider, koşsan da tutamazsın...
Bazen yaşarsın bazen ölürsün.
Bazen duyarsın bazen duymazsın.
Bazen yaşamak bazen ise ölmek istersin.
Mycroft TYRANT
Kucağında mumla, sayfaları çevirirken kalbi hafifçe çarpıyordu. Her “bazen” kelimesi, hem bir umut hem de bir boşluk taşıyordu. Yazıyı okurken zamanın kendini yavaşlatmış gibi hissetti; sanki sadece odada değil, tüm evrende bu “bazen”lerin içinde kaybolmuştu.
Mycroft... Tyrant... Hiç duymadığı bir kişi veya yazar. Yazı güzel ama amatör gibi... Ama yazarı?
Acaba defterin sahibi mi?
Shakespeare'in güzel sonesi ve yazı. Bu sefer alıntılar yok.
Bazen, bazen, bazen...
Yaşarsın, ölürsün, mutlu olursun, mutsuz olursun.
Gerçekten de haklı olabilir. Her şey bazen ve belki. Ama Neden?
Ve son bir cümle ekledi kendisi.
"Çünkü öyle olması gerekiyor."
Bu yazı da bitmişti. Örtünün altında kucağında mumla okumak gayet zordu. Ama merak da ediyordu. Diğer sayfayı çevirdi.
Galiba bağlantılı metinler olabilir, dedi. Çünkü bu metnin başlığı "Neden?"
---
27 Şubat
Neden?
Burada bir çok neden şöyle neden böyle diye soru sorabiliriz. Ama hiçbir cevap alamayız.
Neden açlık?
Neden sefalet?
Neden savaş?
Neden kötülük?
Neden utanmazlar?
Neden çocuklar ölür?
Neden hayat zehir olur?
Gibi yüzlerce yazarız. Gerçek cevap ne mi? Tabi ki de "Çünkü Öyle"
---
Galiba yazar da kendisiyle aynı şekilde düşünüyor. Cevap aynı "Çünkü öyle "
---
Öyle işte; bazıları doymaz da açlık olur, lükse doymazlar sefalet olur, kana susarlar savaş olur, yapa yapa utanç duygusu gider artık, kendi çocukları yaşasın da diğerleri ölsün ne olmuş yani, hayat onlara tatlı başkasına zehir olsa ne olur.
Bir sebep gerekmez. Öyle olması gerekiyor. Herkes aynı anda mutlu olamaz ya, herkes refaha erişemez ya, herkesin çocuğu gülemez ya ....
Hayat ille bize bencilliği dayatır. Kendini düşünmek zorundasın der adeta.
Okudukça, bir nefes almak için durdu. Defterin kelimeleri öyle bir ağırlığa sahipti ki, sanki kendi düşünceleri de sayfalara karışıyordu. Sessizlik, mumun titreyen ışığında daha da derinleşiyordu.
Neden?
Bunları düşünme diyor hayat bize, bunları düşünürsen hayattan keyif alamazsın. Düşünürsen durduramazsın artık kendini sürekli kafanda döner durur bunlar.
Düşünmeyeyim de ne yapayım görüp de görmemiş gibi duyup da duymamış gibi mi davranmak lazım.
Belki de öyle
Bak düşündüm elime ne geçti. Onlar için hiçbir şey yapamıyorum -bir sinek kadar faydam yok- sadece düşünüp duruyorum. Sesim bile çıkmıyor, çıksan bir meydana anlatsan kim seni dinler. Kimse. Buraya yazarım kimse okumaz bile. Hayat bir de buradan vurur.
Hayat gibi olmak lazım:
İkiyüzlü
Bencil
Acımasız
Dünya iki yüzlü, hayat acımasız,
ama içimde bir ses hâlâ diyor ki:
"Ben hiçbir zaman öyle olmayacağım."
Neden?
Cevap yok, çünkü bazı soruların yanıtı sessizliğin içinde kaybolur.
Belki de “neden” demek bile fazla bu dünyaya.
O gün gelmeyecek, mutlu günler gelmeyecek. Böyle gidecek işte.
Mycroft TYRANT
Defteri kapatıp bir an dışarı baktı. Dışarısı sessizdi ama zihninde yıldızlar, çocuklar ve adaletsizliklerle dolu bir gökyüzü çalkalanıyordu. Kelimeler sadece kağıtta değil, onun kafasında ve kalbinde yankılanıyordu.
Aşağıda ise kısa alıntılar yine.
“Bazen neden sorusu, cevaptan daha ağır gelir insana.” — Rainer Maria Rilke
“Hayat, cevap beklemeyen sorularla doludur.” — Franz Kafka
Bu alıntıları okurken kendi düşüncelerinin bir kısmı sessizce onaylandı; diğer kısmı hâlâ öfke ve sorgulama ile doluydu.
Ne kadar da iyi alıntılar. Gerçekten kendisini haklı göstermeyi başarıyor. Uzun alıntılar ise şöyle:
"Dünya her zaman kötülerin eseri değildir; iyilerin sessizliğiyle, korkakların onayıyla, kayıtsızların suskunluğuyla şekillenir.
İnsanlık bir gün gerçekten ‘neden’ diye sormayı bırakırsa, işte o zaman tamamen kaybeder.”
— Primo Levi, “Bunlar da İnsan mı”
“Dünya adil değil; savaşlar, açlıklar ve kayıtsızlıklar vardır. Ama insan yine de sorar ‘neden?’ Çünkü sormak, yaşamak demektir. Soru, cevapsız kalsa da direncin başlangıcıdır.”
— Elie Wiesel
Tıpkı şey gibi böyle kitapların arkasında değişik yazar, gazetelerin veya kitap gruplarının romanla alakalı fikirleri genelde övücü cinste olurlar Mycroft da aynısını yapmış kendisi yazmış ve onaylatmış diye düşündü. Açıkçası bu yazıya hiçbir şey eklemeyi düşünmüyordu.
Defter kendisini etkiliyordu. Hem gerçek alıntılar hem yazarın kendi düşüncesi. Tıpkı kendisi yazmış gibi. Diğer sayfaya geçti. Artık merak ediyordu ne olduğunu ne yazıldığını.
---
28 Şubat
Anlam
İnsan neden anlama ihtiyaç duyar? Bilmiyorum ki.
Yaşamak zaten çok zor iken neden anlam yüklemeye çalışırız. Ben yine bir anlam yükleyeyim ama ya anlam aramaya fırsatı olmayanlar...
İki günün birinde aç uyuyan çocuk, evden dışarı çıkartılmayan insanlar, uyumak ve çalışmaktan başka hiçbir şey yapamayanlar.
Diyelim ki hayatın anlamı yaşanılan keyif olsun. Mesela hafif serin havada sıcak çay yudumlamak veya en sevdiğin diziyi izlemek vs.
Peki bunları yapamayanlar? Pek umrumuzda olmaz mı? Sen bile ortalama hayatın için o kadar fazla anlam yüklemeye çalışıyorsun ki. En azından zamanın var değil mi buna? Bir şeyler düşünebiliyorsun. Peki ya onların? Senin belki de yerden almaya tamah etmeyeceğin para için bir ay çalışanlar, tek hayali annesini rahat ettirmek olan küçük çocuklar...
---
Ben ne alaka? , dedi içinden. Galiba duygusal bir gününde yazmış bunu, bilinmez... Okumaya devam etti.
---
Dünya bile iki yüzlü, anasını satayım. Bir tarafı beyaz, aydınlık, cennet ... Diğer taraf ise siyah, karanlık, cehennem gibi.
Bazen aklına gelir mi bilmem; dersin ki benim hayatım neden daha iyi değil, neden istediğim şeyi alamıyorum. Neden neden neden? Bazen de beterin beterini görürsün: senin diş fırçalarken akıttığın suya muhtaç olanları, senin beğenmediğin yemek için ölmeyi göze alanları.
Kim anlam vermeli adaletten yoksun bu dünyaya.
İnsan ne için doğar, yaşar, ölür. Anlayamadım maalesef. Tek mantıklı cevap para. Ama o bile eşit değil. Sırf farklı bir ülkede olduğum için aynı emeği sarf etmeme rağmen arada uçurum var. Orada bile dünya iki yüzlü.
Milyarlarca ihtimalden biriyiz diye sevinelim mi? Bu mu? Anlam bu mu? İnsan hayatına gerçek bir anlam yok mu şu dünyada?
Keşke hiç doğmasaydım diyen birisine ne anlamı anlatabilirsin ki. Harfler bile yanyana gelip bir anlam ifade eder de hayatın anlamı olmaz mı? Yani olmalı gibi.
Hayatın ezip geçtiği insan niye anlam versin? Hayatı çok iyiymiş gibi mi davransın? Ya da çektiği çileler kendisini büyük insan yapacağını mı zannetsin? Seni iyi birisi yapsa ne yazar. Çoğunluğu kötülük olarak adlandırabileceğimiz eylemlere iter, de kimse demez acaba neden. Madem bizi iyi birisi yapacak, daha yüksek bir kişiliğe ulaşacağız, ne diye herkese olmaz? Bu bizim başımıza gelir sadece. Biz bu dünyanın üvey evladı mıyız? Siz yani sizin çoğunuz üvey evlat mısınız?
Son olarak,
Bir anlam aradım, taşlarda, yüzlerde, gökyüzünde — bulamadım.
Sonra aç bir çocuğun gözlerine baktım,
sessizlikte bir şey söyledi:
‘Anlam, paylaşılmayan ekmeğin gölgesinde ölür.’
Mycroft TYRANT
Defter artık sadece bir kitap değil, bir sorumluluk, bir yük gibi duruyordu elinde. Her satır, insanın hayatta adalet ve anlam arayışını sorguluyor, okuyanı hem düşündürüyor hem de yorgun düşürüyordu.
---
Hemen aşağıda alıntılar var:
“İnsan, her şeye alışır; ama adaletsizliğe asla.” — Albert Camus
“Bir ekmeği bölüşemeyen dünya, anlamı nasıl bulacak?” — Nazım Hikmet
“Anlam aramak, bazen anlamın olmamasını kabullenememektir.” — Jean-Paul Sartre
Kendisi ekleme yaptı:
"Nothing (Hiç)"
---
Albert Camus – Sisifos Söyleni
“Dünya akıl dışıdır. İnsan anlam arar, ama dünya buna yanıt vermez.
İşte absürd budur: anlam arayan zihinle, sessiz kalan evrenin çatışması.
Fakat yine de yaşamalıyız, çünkü anlam bulamasak bile, anlamı biz yaratabiliriz.”
Fyodor Dostoyevski – Karamazov Kardeşler
“Eğer Tanrı yoksa, her şey mubahtır.
Ama Tanrı varsa da, adalet neden hâlâ yerlerde sürünür?
Aç çocukların gözyaşlarını kim açıklayabilir?
İnsan aklı, bu acının içinde anlam bulamaz;
sadece ağlayabilir.”
Simone de Beauvoir – Tüm İnsanlar Ölümlüdür
“İnsan, ölümünü bilerek yaşar ama yine de yaşamak ister.
Çünkü anlam, ölümsüzlükte değil;
sınırlı bir yaşamda bile anlam arayabilme cesaretindedir.”
Galiba bu kez kendisini haklı çıkarmak istememiş. Albert Camus ve Simone de Beauvoir alıntıları, yazarın bakış açısına göre ters düşüyordu. Dostoyevski yine güzel yazmış:
"Aç çocukların gözyaşlarını kim açıklayabilir?"
Kimse açıklayamaz. Kimse.
Bunları içinden geçiyordu ama defteri o kadar da bozmak istemiyordu. İçten içe bir saygı oluşmuştu yazara karşı: Mycroft Tyrant. Açıkçası ikinci ismine pek uygun değil gibi diye düşündü. Tyrant zalim, tiran vb. demek.
Diğer sayfaya geçmek istemiyordu gibi. Çünkü defter iyice ağırlaşıyordu elinde. Hafif sorgulamalar ve alıntılar iyiydi ama artık cidden ağırlaşıyor. Sanki defter bir sorumluluk yüklüyordu. Ne yapabilirdi ki?
Cevabı kendisi yazmıştı zaten:
"Hiç"
Yorumlar
Yorum Gönder