Neden Düşeriz - 1 - Hikaye 002


Bölüm 1: Uyanış 

Öksürerek uyandı. Boğazı kurumuş, nefesi ağırlığını hissettiren toz gibi kalın ve boğuktu. Kapkaranlık odada hiçbir şeyi seçemiyordu; karanlık, duvarların sınırlarını silmiş, eşyaları adeta yok etmişti. Bir sonsuzluk gibi tıpkı. Uyku hâlâ bedenini terk etmemiş hâlâ uykuluydu ama geri dönmek istese de artık uyuyamıyordu. Belki de uyuyabileceği kadar uyumuş, o ince ve acı veren sınırda asılı kalmıştı.

Karanlıkta nefesini dinlerken, bir anlığına sanki odanın kendi nefesiyle birlikte genişleyip daraldığını hissetti; ama gözünü kırpınca his kayboldu. Bu tür yanılsamaların uykusuzluktan ya da soğuktan geldiğini kendine hatırlatmaya çalıştı.

“Acaba geceden öbür geceye kadar mı uyudum, yoksa sabahtan sabaha mı?” diye mırıldandı. Sesinde yankı yoktu; yankı olabilmesi için bir şeyin ona cevap vermesi gerekirdi. Odanın içi öylesine sessizdi ki, nefesinin çıkardığı ses bile bir fısıltı gibi kayboluyordu.
Birkaç saniye boyunca gerçekten cevap beklediğini fark edince ürperdi. Beklenti hissi, geldiği gibi çekildi.

Kalktı. Pencereye yürüdü. Perdeyi araladığında hâlâ gece olduğunu fark etti. Dışarıda ışık namına hiçbir şey yoktu; uzakta, gri bir binanın kenarına vurmuş sönük bir lambanın solgun sarılığı dışında. Günlerin hangisi olduğunu bilmiyordu; artık takip etmeyi çoktan bırakmıştı.

Bir zamanlar günleri not aldığı küçük bir takvimi olduğunu hatırladı, ama sonra bunun gerçekten yaşanmış bir anı mı yoksa bir rüyanın kırıntısı mı olduğunu çıkaramadı. Zihni, bu tip küçük ayrıntılarda son zamanlarda sık sık tökezliyordu.

Odası zihni gibi puslu ve küçüktü; bir yatak, bir masa, bir sandalye. Masanın üstünde yarısı içilmiş bir su şişesi, kapaksız bir bardak, duvar kenarında üst üste yığılmış birkaç kitap… Hepsi tozla kaplıydı. Duvarın köşesindeki nemli kararma, tavandan sızan rutubet izleri, çatlamış sıva parçaları… Sanki hepsi uzun zamandır onu izliyordu. Küçük, sefil bir odada yalnız yaşıyordu. Dört tarafı uzun binalarla çevrili bu yerde gündüz bile gece gibiydi; soğuk olduğunda oda bir buzdolabına dönüşüyordu. Yalnızlığın dibi, soğuğun merkezi.

Tozların üzerinde yürürken, birinin yeni iz bırakmış gibi duran ayak şekli hayal etti; gözlerini kırpınca tabii ki ortada böyle bir şey yoktu. Zihni sık sık ona benzer küçük oyunlar oynuyordu.

Perdeyi biraz daha çekip pencereyi açtı. Hava buz gibiydi. İçeriye bir nefes almak bile tenine işkence gibiydi. Dışarıdaki karanlığa baktı; rüzgar, metal bir kapıdan geçerken uzun bir ıslık gibi uluyordu. Şehrin derinliklerinden gelen paslı uğultu, her gece kulaklarına aynı ritimle çarpıyordu: hiçlik, hiçlik, hiçlik…

Bir an, o ritmin kendi kalp atışına eşlik ettiğini sandı. Belki de vücudu artık bu ritmi benimsemişti. Ya da ritim onu.

Tuvaletine yöneldi. Eskimişti artık, çatlakları vardı; belki sadece öyle sanıyordu. Rahatsız etmiyordu; üç günde bir kullanıyordu zaten. İnsan bedeni ne kadar az şey isteyebilir, onu anlamaya başlamıştı. Yavaşça işemeye çalıştı. Damlalar ince bir sesle kovaya düştü; sonra sessizlik.

Başını döndürdü, sendeledi. Karanlığın içinde yönünü kaybederek yatağa gitmek isterken pencerenin köşesine çarptı. Düşerken bir sesin onu adıyla çağırdığını duyar gibi olmuştu ama bunun sadece çarpmanın yarattığı bir çınlamadan ibaret olduğunu düşündü. İnce bir sızı yayıldı, ardından keskin bir acı. Dizlerinin bağı çözüldü, birkaç adım atıp duvara çarptı. Sonra sessizlik. Sonra hiçbir şey…

Kaç gün geçti bilmiyordu. Uyandığında bedeni donmuş gibiydi; sanki odanın buz gibi havası, kemiklerine işlemişti. Açık pencerenin içeriye üflediği rüzgar, odanın her köşesini dondurmuştu. Ellerini hareket ettirmeye çalıştı, parmak uçlarını hissedemiyordu. Göz kapakları ağır, kirpiklerinde biriken soğuk ter damlacıkları titriyordu.

Kendini ölü gibi hissediyordu. Belki de gerçekten bir süre ölüydü; ya da uzun zamandır yaşamıyor, sadece var oluyordu. Başını yastığa yasladı, ama yatak da bir sığınak değildi; sadece soğuk kumaşın altında biraz daha az hissedilen bir boşluk vardı.

Bir an, bedeninin nerede bittiğini ve odanın nerede başladığını seçemedi. Soğuk, ikisinin sınırlarını silmişti.

Ayağa kalkmaya çalıştı ama başı döndü, kafasının içinde metalik bir uğultu vardı; nefes alırken, bu uğultu yavaş yavaş kulaklarının içinde çınlamaya başladı. Geriye dönüp yatağa oturdu. Yastığının üzerinde bir tozumsu kırmızı-siyah madde fark etti. Elini sürdü; kurumuştu. Kan.

Başının arkasına dokundu; saçlarının arasında sertleşmiş bir tabaka hissetti. Parmakları yapıştı, sonra soyuldu. Acı vardı ama daha çok boşluk ve tuhaf bir uyuşukluk hissetti. Soğuktan dolayı mı, uzun süredir acıya duyarsız hâle mi gelmişti, bilmiyordu.

Başının içinde, sanki bir yerlerden duyduğu ama kaynağını hatırlayamadığı bir cümle yankılandı: “Düşersen uyanırsın.” Nereden çıktığını bilmiyordu. Belki de rüya kalıntısıydı.

Titriyordu. Örtülerin altında biraz olsun ısınmayı başardı. Ama tuvalete gitmesi gerekiyordu; kalkacak gücü yoktu. Bir an düşündü; altına yapmanın mantıklı olduğunu hissetti. Sıcaklık bedeni boyunca yayıldı; kısa bir anlığına huzur hissetti. Sonra yeniden soğuk, yeniden yalnızlık.

Uyudu. Rüyasız bir uyku. Son gördüğü rüyayı hatırlamıyordu bile. Rüyasızlık, hayatını tarif eden kelime gibiydi; hiçbir hayal, hiçbir renk, hiçbir ses yoktu. Uyandığında, hafif bir ışık vardı. Gündüz olduğunu anladı, ama ışık da solgundu. Pencereye yürüdü, camı kapattı. Odanın hali berbattı: yerde kanla karışmış tozlar, devrilmiş sandalye, kırık bardak… Kurumuş kan, siyaha dönmüştü. Zamanın geçtiğini anlamıştı ama ne kadar geçtiğini bilmiyordu.

Aklında bir anlık, saçma bir fikir belirdi: “Belki de bir başkası gelip beni böyle buldu ve sonra yine bıraktı.” Bu düşünce hemen yok oldu ama yok olurken bile zihnini hafifçe çizdi.

Kafasının içinde aynı soru dönüp duruyordu: Ben ne kadar süredir buradayım? Yanıt yoktu. Oda bile sessizdi; kendi nefesi dışında hiçbir ses yoktu. Sessizlik, onu çevreleyen her şeyden daha ağır, daha derin bir boşluk hâline gelmişti.

Birden dışarı çıkma fikri geldi aklına. Güneşi görmek istiyordu. Ya da sadece güneşin var olduğunu kendine hatırlatmak. Odanın havalandırılması, saati anlamak, biraz yürümek… Bütün bunları, düzgün bir hayat yaşamak için değil, bir daha düşmemek için düşündü.

Yan odaya geçti. Temiz sayılabilecek paltosunu aldı. Kumaşı incelmiş, yakasında yırtık bir çizgi vardı. Ama yine de dışarıda kimsenin onu küçümsemeyeceğini umuyordu. Kendini örterek, kıyafetlere yönelen bakışlardan kaçınmak istiyordu.

Paltoyu giyerken bir an kolunun tamamen boşlukta kaldığını sandı; sonra kumaşın bacağının üzerinde olduğunu fark etti. Zihni ona küçük oyunlar oynamaya devam ediyordu.

Kapının önüne geldiğinde bir an durdu. Vazgeçmeyi düşündü. “Bir daha dikkatli olurum,” dedi kendi kendine. Ama sonra eli otomatik olarak sürgüye gitti. Sürgü sıkışmıştı. Birkaç kez itti, olmadı. Parmak uçları sızladı. Etrafına bakındı, yerde sert bir taş buldu. Onunla sürgüye vurmaya başladı. Metal bir çınlama yankılandı odada. Sonunda sürgü gevşedi.

Çınlamanın ardından odanın bir köşesinden hafif bir tıkırtı duyduğunu sandı; başını çevirdiğinde tabii ki hiçbir şey yoktu.

Kapıyı araladığında gözleri kamaştı. Işık… kör edici bir beyazlık. Bir an geri adım attı. Ellerini gözlerinin önüne koydu. Yirmi saniye kadar bekledi, gözleri alışana kadar. Sonra yavaşça dışarı çıktı. Dışarısı soğuktu ama içeriden daha canlıydı. Hava taze ama keskindi, nefesi buzu dağıtırken titriyordu. Dört tarafı çevreleyen binalar gri duvarlar gibi yükseliyordu. Güneşi görebilmek için aralarından geçmesi gerekiyordu. Yavaş adımlarla yürümeye başladı. Ayaklarının altındaki taşlar nemliydi, her adımda hafifçe kayıyordu.

Bir süre sonra dar sokak genişledi. Önünde açık bir alan belirdi. Elini gözlerinin üzerine koydu, aralıktan gökyüzüne baktı. Güneş ufka yakındı. Batıyor muydu, yoksa yeni mi doğuyordu? Anlayamadı. Beklemeye karar verdi.

Yere oturdu. Dizlerini karnına çekti. İçinden sayılar saymaya başladı. Bir, iki, üç… otuz, yüz… Güneşin yavaşça yükseldiğini fark etti. Demek sabah olmuştu.

Her sayıda bir kelimenin zihnine gelip gitmesi ilgincine gitti; anlamı olmayan, ama sanki bir yerden hatırladığı kelimelerdi bunlar. “Düşüş”, “boşluk”, “kapı.” Saymayı durdurunca kelimeler de sustu.

Birden fark etti: Çöp kutusunun yanında eski bir defter vardı. Simsiyah bir defter, hiçbir şey yok üzerinde. Kaplaması biraz soyulmuş, kenarları da buruşuk gibiydi. Üzerinde hiçbir başlık yoktu. Sadece kapağında kalemle yazılmış bir cümle:

 “Neden Düşeriz?”

Bu cümleyi gördüğü anda içinden geçen his tuhaftı; sanki bu soruyu yıllar önce duyduğunu hatırlıyordu ama nereden duyduğunu hatırlayamıyordu. Belki de kendi düşüncesiydi. Belki de değildi.

Elini uzattı, aldı. Defterin sayfaları soğuktan sertleşmişti. Bir sayfayı araladı ama hemen kapattı. “Şimdi değil,” dedi. “Biraz ısınmam gerek.”

Ayağa kalktı. Defteri paltosunun iç cebine koydu. Eve geri dönerken sabah güneşi arkasında kaldı. Gölgeler uzadı. Evine doğru giderken açıkçası düşünmüyordu. Eğer düşünürse yolu unutabilirdi. Onun için beynine güveniyor ezbere gidiyordu. Bir sokak köşesini dönünce geldiğini anladı. Metal kapı adeta buz kesilmiş onu bekliyordu. Paslı, büyük, soğuk ... Kapıyı aralayıp içeri girdi. Koridor tam anlamıyla toz ve kırık beton yığını. Odası ise nerdeyse defter gibi. Siyahımsı yerler, çizik duvarlar ve soğuktan buz kesilmiş kutu gibi. Oda hâlâ soğuktu ama içindeki sessizlikte yeni bir şey vardı. Henüz adı konmamış ama kıpırdanan bir şey. Belki merak. Belki korku. Belki ikisi aynı anda.

Pencereden dışarı bakmaya çalıştı. Açıkçası kırık cam görüşünü rahatsız ediyordu. Tek ince kırıklar pek fazla etkilemiyordu ama birden fazla kırığın birleşimi bazı yerleri opaklaştırıyordu.
Şehir, yaşadığı yer, adeta kendisi gibi veya odası. Ruhsuz, karanlık, soğuk... Ve sessizlik.
Sokaklar sessizdi, ama sessizlik, sessizlikten daha fazlası gibiydi; bir ağırlık, bir boşluk, içi dolu ama görünmez bir varlık gibi. Bu onu biraz korkutuyordu. Evet, ıssız bir yerde yaşıyor olabilir ama yine de korkutucu. Tüm bunlar sanki başka bir dünyaya, başka bir zaman dilimine aitti. O sadece, içinden geçen bir gölge gibi vardı.

Defteri okumak istiyordu ama akşam olunca ışıksız kalacağı için mum yakması gerekiyordu. Yatağının altını kaldırıp baktı. Bir kaç çöp dışında bir şey yok. Yeniden dışarı çıkmak istemiyordu ama defteri rahatça okuması için lazımdı. Soğuk koridora kendini atıp yürümeye başladı tekrar. Bir iki üç ... Kimseye bakamadan yürüyor, bacakları soğuktan etkileniyor, etkilenmemek için daha da hızlanıyor. Bir market, bir kırtasiye arıyordu. Kafasını kaldırıp baktığında yüzüne soğuk hava çarpınca hemen geri eğildi. Tek gözünü kapatıp hava yüzüne birden çarpmasın diye kafasını eğiyor.

Bir ara kendi adımlarının ona ait olup olmadığını kontrol etti; ritim kısa bir an için yabancı gelmişti.

Bir kırtasiye gördü. Zaman kırtasiyesi... İçeri geçip beklemeye başladı. Sahibini göremiyordu. Neredeydi bu adam? Ama içerisi sıcaktı. Onun için pek dert etmiyordu. Bacakları, kolları tüm vücudu titriyor. Bu sıcaklık değişimi onu afallatmıştı. Dükkana göz gezdiriyor. Kitaplara bakıyor. Kalemlere ... Ayağa kalkıp kitaplara yaklaştı. Odasında olan kitaplar da vardı. Elini bir tanesine atıp karıştırırken kapı açıldı. İçeri bir tane adam girdi. Orta yaşlı, uzun ve kır saçlı.

Adamın gözleri bir an ona fazla uzun baktı; belki sadece merakla, ama adamın bakışında kısa bir an tuhaf bir tanıdıklık hissetti.

— Özür dilerim. Sizi beklettim. Biraz işim vardı da. Çok beklediniz mi?

Cevap vermeye çalıştı ama uzun zamandır konuşamadığı için sesi çatallandı. Boğuk bir ses çıktı. Hemen boğazını temizleyip.

— Hayır. Sadece bir kaç mum alacaktım.
— Tabi ki.

Hemen arkasına dönüp dükkanın köşe tarafına gitti. Yere doğru eğilip bir kaç mum çıkardı. Geri getirip bir poşetin içine koydu. İçine bir de kalem koydu. Ve uzatıp:

— Özür niyetine kalemi koydum.

— Teşekkürler. Yalnız mumun parasını sonra getirsem.

— İsminizi alma şansım?

İsmi... İsmini anlık olarak unutmak. Herkes yaşamıştır. Şaşkınlıkla olabilecek şeyler. İsmini söyleyip dışarı çıktı. Galiba bir yere not etmişti adam.

Kapının kapanışındaki hafif metalik ses ona garip bir rahatlık verdi; sanki kendi odasının sessizliğine benzeyen güvenli bir boşluktu bu.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kayıp Kelimeler

Annem

Serzeniş